728 x 90

Prof. Dr. Mustafa İsen’den Adapazarı Şehir Kimliği Üzerine Düşünceler

Prof. Dr. Mustafa İsen’den Adapazarı Şehir Kimliği Üzerine Düşünceler
"Bu şehrin öncelikle Sakarya’yı tanıması lazım. Yani Sakaryalıların Sakarya’yı tanıması lazım."

Mustafa İsen Adapazarı Belediyesi’nin konuğu olarak şehir kimliği üzerine konuştu.

Gerek şehrimizde, gerek ülkemizde yurt içi ve yurt dışında çeşitli hizmetlerde bulunan Prof. Dr. Mustafa İsen Adapazarı Belediyesi’nin konuğu olarak “Adapazarı Şehir Kimliği Üzerine Düşünceler” başlığıyla bir konuşma gerçekleştirmişti. sosyal54.com olarak bu konuşmanın tamamını video kaydından deşifre ederek sizlere aktarmaya çalıştık. İsen, Adapazarı şehir kimliğinin gelişim sürecini anlattığı gibi konuşmasında birçok tavsiye niteliğinde paylaşımları da oldu. Bunları özellikle belirterek konuşmayı istifadenize sunuyoruz.

Mustafa İsen: Şehir kimliği meselesi üzerine durmak istiyorum. Özellikle bizim şehrimiz açısından bu şehir kimliği meselesi önem arz ediyor. Malum kimliği belirleyen birkaç tane temel faktör var; bunların en başında coğrafya, tarih ve yaşanan olaylar geliyor. İbni Haldun’a atfetilen bir söz vardır; “Coğrafya kaderdir” diye… Gerçekten coğrafya kaderdir. Bu manada da bizim şehrimize, Adapazarı’na dönüp bakacak olursak, burası kadim bir merkezdir. Adapazarı, özellikle bir kavşak noktasıdır; tarihte yolların belirlenmesi Roma’dan itibaren İstanbul merkeze alınarak gerçekleştirilir Doğu’ya giden ve Batı’ya giden yollar çerçevesinde. İstanbul’dan çıkan bu yolların Doğu’ya doğru giden noktasında –bugün durum biraz tabi değişti İzmit’ten Gölcük üzerine giden bir yol var, Osmangazi Köprüsüyle ikinci bir alternatif açıldı- ama 20. yy. başları ve yakın dönemin işaretleri olarak  daha önceki dönemde İstanbul’dan çıkan yol, -bugün E-5’in geçtiği noktadan da değil-, karşı taraftan Sapanca üzerinden gelerek, -bugünkü göl kıyısından değil-, Kalaycı bayırından Arifiye’ye doğru inerek, Arifiye’den itibaren belirli bir noktaya taşınıyor.

Adapazarı Düğüm Noktası

Burası düğüm noktası; buradan itibaren -o zaman Düzce yok-, Üskübü üzerinden Kelkit Vadisi’nden Tebriz’e doğru giden yol. Bunun adına İstanbul çıkışı itibariyle Sol Kol adı veriliyor. İkincisi, Geyve’ye doğru dönerek, Geyve’ye kadar giden, Geyve’de tekrar iki ayrılan; birisi Pamukova-Mekece üzerinden Konya-Kadınhanı-Halep’e doğru giden yol. Üçüncüsü de Taraklı üzerinden devam eden yol. Taraklı üzerinden devam eden yolun adı tarihte Orta Kol. Mekece üzerinden devam eden yolun adı da Sağ Kol. Dolayısıyla bu üç yolun düğüm noktası Adapazarı. Merkez olarak değerlendirilebilecek bir nokta. İstanbul’un Anadolu’ya açılan kapısıyız. Şimdi şartlar biraz daha gelişti. Ben siyasetin içerisindeyken ısrarla belirttiğim –Sakarya onun hâlâ çok farkında değil ama- Karasu ile birlikte bizim Kuzey’e giden bütün yollarımız bir nevi çıkmaz sokaktı şurada 15 yıl öncesine kadar. Karasu’ya gidilir ve Karasu’dan geriye gelinirdi, Kaynarca’ya gidilir ve Kaynarca’dan geriye gelinirdi. Bugün oradan hem Doğu’ya ve Batı’ya doğru giden yollar yapıldı. Karadeniz otoyolu tamamlandığı zaman daha da önem kazanacak bu çerçeve. Limanın devreye girmesiyle de gördük ki, Sakarya Türkiye’de ihracat noktasında önemli bir yere yükseldi. Bunun ne kadar önemli olduğunu 4-5 yıl önce anlatmaya çalıştık.

Dünyaya Açılan Kavşak Noktası

Adapazarı şimdi dünyaya açılan bir kavşak noktası haline geldi. Tarihe de baktığımızda görüyoruz ki, Roma’dan başlayarak İstanbul üzerinden bu yolların Anadolu’ya açılan kapısıdır. Fransız tarihçi Braudel’in meşhur bir sözü vardır, “yollar neredeyse şehirler oradadır” diye. Başlangıçtan yani İstanbul’dan bu tarafa, İzmit, sonra bizim küçük yerleşim merkezlerimiz var; Sapanca, Akyazı, Hendek gibi… Adapazarı yok. Bunun sebebi 19.yy’da Kaynaşlı’dan bu tarafa doğru o bölge Büyük Melen’in ve Küçük Melen’in, bizim burası da Sakarya’nın (nehrin) tasallutu altında birer bataklıktan ibaret. Sadece, bugün bizim manav köyleri diye tanımladığımız yerleşim bölgelerine bakarsanız, bunların hiçbirisi hemen hemen ovada değildir. Veya Geyve’nin Pamukova’nın köyleri gibi ancak 1930’larda Sakarya nehri kenarına inmiş köylerdir. Tarihte bunların hepsi yukarılarda köylerdir. Çünkü bölge yerleşime açık değil. Hem bataklık, hem rahmetli dedeme sormuştum “Kömür Pazarı’na kömür satmaya geliyorlar, buraya niye yerleşmiyorlar, boş araziler” gibi minvalde… Bana biraz mübalağa ile cevap verdi “oğlum sivrisinekler tayyare gibiydi…” Bunun getirdiği sıtma var biliyorsunuz hemen arkasında… Dolayısıyla bölge yerleşime çok fazla açık değil. 19 yy.’ın ikinci yarısından itibaren nehir ıslahları ile birlikte bu bataklık gibi görünen araziler birden bire Türkiye’nin Çukurova’dan sonraki en verimli ovaları haline dönüşüyor.

Balkan Göçlerinin Adapazarı’na Etkileri

Bunun tekabül ettiği bir de tarihi olay var, bu tarihte şu; 93 harbi kaybedilmiş, yani 1877-1878 Türk-Rus savaşı kaybedilmiş ve bunun ağır bir faturası var Osmanlı’ya biliyorsunuz. Büyük bir göç hücumu var hem Doğu’dan hem Batı’dan… Doğu’daki biraz daha önce, Batı’daki 80’li yıllara takiben… Bu coğrafyaya mühtiş bir göçmen hücumu var, devlet bunları bir yere iskân etmek durumunda… İşte bu ovalar, Doğu’dan ve Batı’dan gelen göçmenlere açılmış. Ben kitabımda da (Nalköyü) ifade ediyorum; Göçmenler çalışkan arı kolonileridir, eğer bunlara sağlıklı kovanlar, petekler hazırlayabilirseniz çok süratli biçimde bu petekleri doldururlar. Çünkü çalışmaktan başka hiçbir sermayeleri yoktu. Ancak çalışarak ayakta durabilecek bir konumdadırlar. Bu coğrafyayı, gelen bu yirminin üzerinde kültürel çeşitliliği olan grup ihyâ ve âbâd etti. Özellikle şunu belirtmek istiyorum, Sakarya’da bu kadar farklı gruplar bir sinerji yaratarak, asla bir çatışmaya düşmeden bu şehri inşa ettiler.

Her Köyün Farklı Özellikleri Var

Kitabımda şunu yapmaya çalıştım, daha doğrusu teorik olarak bu yapıyı biliyordum ama siyaseten köylerine gitmeye başladığımızda –serde akademisyenlikte var- mesela iki gün önce gittiğim falan köydeki benzerlikleri bugün geldiğim köyde de görünce, bunların arasındaki ilişkiyi ve benzeşen-benzeşmeyen yönleri araştırmaya başladım. Bu araştırmanın sonucunda şunu gördüm, dün gittiğim köy bir Boşnak köyüydü, Muhacir köyüydü, Karadeniz köyüydü… Buradan hareketle demek ki Karadeniz köyünün özellikleri şöyle, Boşnak köyünün özellikleri şöyle gibi mukayeseden hareketle daha çok dikkat etmeye başladım. Sakarya’nın neredeyse tüm köylerini gezdim, ancak mesela Düzce’nin herhangi bir köyüne gitsem üçüncü dakikadan sonra bu Çerkez köyüdür, bu Muhacir köyüdür, bu Karadeniz köyüdür diyebilirim. Kimlik bu kadar mı mekâna yansır? Gerçekten bu kadar şaşılacak derecede özellik arz ediyor.

Amazon Nehri Hikâyesi Üzerinden Sakarya Yorumu

Bir hikâye anlatmak istiyorum, -bunu şirket evlilikleri üzerine çalışan işletmeciler anlatırlar- bizim durumumuzu da anlatan özel bir tablo bu. Amazon nehri biliyorsunuz ki dünyanın en büyük nehirlerinden birisi, bu nehir yolculuğu sırasında sağdan soldan kendisine katılan yüzlerce nehirle birlikte dev bir akarsuya dönüşüp yoluna devam ediyor. Latin Amerika’da aynı anda iki büyük nehir karışıyor kendisine, nehirler de geçtikleri güzergahlarda yer alan madenlerin etkisiyle renk değiştirerek akarlar. Bazen bakarsınız masmavi bir nehir, bazen bakarsınız kapkara bir nehir, bazen daha bozbulanık bir nehir… Bu nehirlerin sağdan geleni siyah, soldan geleni daha beyaz ve bizim dilimize çevirecek olursak isimleri de Ak Nehir ve Kara Nehir… Aynı anda Amazon’a karışıyorlar. Ve karıştıktan sonra bir süre kendi renkleriyle Amazon’un içinde akmaya devam ediyorlar. Sakarya’da Karadeniz’ karıştıktan sonra bir süre beyaz olarak konumunu muhafaza ediyor ama daha sonra Karadeniz’in hâkim rengine bürünüyor. Ben bu hikâyeyi anlatan arkadaşa hemen akabinde sordum, “kaç kilometre sonra Amazon’un kendi rengine bürünerek devam ediyor diye… 23 kilometre sonra dedi. Ben 1953 doğumluyum, 60’lı yıllardan itibaren çevremde olan biten kültürel yapıyı idrak ediyorum. Köyler üzerine konuşmaya dönecek olursam, kendi kendime şunu söyledim, muhacir kültürünü daha iyi tanıyorum biliyorum, bu gördüklerimle mukayese yaparak –mukayese bazı şeyleri anlamak için önemli bir yöntemdir- diğer kültürleri anlatayım diye düşündüm. Kitapta anlattığım birçok olay 1980’li yıllara kadar orijinalitesini koruyor. 80’li yıllardan itibaren tıpkı o Amazon’un içine katılan yan kolların giderek Amazon’un rengine bürünmesi gibi artık ortak bir renge bürünerek akmaya başlıyor.

Adapazarı Kimliği Oluşmak Üzere

Sakarya yeni bir il, mesela biz dönüp, Türkiye’de kadim dokuları olan; Erzurum, Konya, Trabzon, Kayseri, Denizli gibi şehirlere baktığımız zaman –mesela Trabzon dediğimiz zaman bir Karadeniz hikâyesi anlatmaya kalkışsak herkesin yüzünde bir gülümseme olur… Ancak bu hikâyeleri Erzurum’da anlatmaya kalksan onlar da öfkelenebilir.- Ya da Kayseri deyince neden herkesin aklına ticaret, kazanç geliyor? Konya deyince ne geliyor? Konya’yı Konya yapan ne? Bu şehirlerin kurucu babaları var, Mevlana gibi. Bursa’nın Emir Sultan’ı var, Ankara’nın Hacı Bayram’ı var, İstanbul’un Eyüp Sultan’ı var… Bunların etrafında asırlar içinde teşekkül etmiş bir yapı var. Ortak bir havzanın içinde kaynayarak oluşmuş ortak bir yapı var. Amazon’un içinde diğer kolların erimesi gibi, ortak bir rengin ve tavrın çıkması gibi… Şehir kimliğinden bunu anlıyoruz. Adapazarı kimliğinden bahsetmeye kalkıştığımız zaman belki bir Taraklı kimliğinden bahsedebiliriz. Kısmen bir manav kültüründen bahsedebiliriz. Buralarda ortak bir yapıdan söz etmek mümkün ama Amazon’a katılan o kollar gibi buraya katılan başka kollar da var. Muhacir kültürü de bu şehrin bu bağlamdaki zenginliklerini anlatan önemli paydaşlarından bir tanesi. Fakat kaçıncı kilometredeyiz diye sorarsanız bana, 19 veya 20. Kilometredeyiz diyebilirim. Yani 3-4 kilometre sonra bu kimlikten, bu özgün yapıdan bahsetmemiz mümkün olmayacak. O zaman işte bir Sakaryalı kimliğinden bahsetmeye başlayacağız, Adapazarlı kimliğinden bahsetmeye başlayacağız. Bunun olması hem doğal, hem beklenen bir şey. Nasıl bir Bursa, bir Konya, bir Kayseri kimliğinden bahsediyorsak, bugün için –tam oluşmamış olmakla birlikte- yavaş yavaş oluşmakta olan Adapazarı-Sakarya kimliğinden söz edebiliriz. İç Anadolu bölgesinde kullanılan hoş bir Atasözü var, ben çok sık tekrarlarım. “Çala çala bir havaya dönecek” demişler. Yani burada kakofonik bir tablo görülmekle birlikte daha olumlu bir havaya doğru dönüşüyor. Şehirlerin oluşumunda coğrafya kadar tarihin de, tarih kadar ortak yaşanan acıların ve sevinçlerin etkisi vardır. Bu etkiler yavaş yavaş bir şehir kimliği oluşturuyor. Bizim üniversitelerimiz bu anlamda araştırmalar yapmadılar. Ciddi bir sosyolojik araştırma yapılsa –mesela Sakarya’nın gastronomisine en çok hangi grup hâkimdir?- Bana sorarsanız Balkanlar diyeceğim. Ama siyasetine hangi grup hakim diye soracak olsam orada başka bir tablo çıkacak karşımıza. Bunlar hep, -hani çocukların yapbozları vardır, bu yapbozları teker teker bütüne yerleştirmeye çalıştığınız zaman, sonuçta bir fotoğraf çıkar.- yapbozun fotoğrafları.

Şehri Yönetenler Bu Zenginlikleri Fark Etmeliler

Mesela Abaza ve Çerkeslerde düğün ve cenaze gibi toplu faaliyetler daha ön planda diğer gruplara göre. Şimdi elbette yollar var, ulaşım imkânları kolaylaştı ama öbür grupların da cenaze ve düğünleri kalabalık ve renkli hale gelmeye başladı. Ben Abaza ve Çerkeslerden etkiler olduğunu düşünüyorum. Turşu muhacir kültüründe önemli bir gastronomik unsurdur fakat fasulye turşusu kurulmaz mesela bizde. Bir yakınımla konuşuyordum, “neler yapıyorsun?” diye sordum. O da, “bu sene fasulye çok oldu, fasulye turşusu kuracağım ama biz bunun tekniğini çok bilmeyiz, Karadenizli bir komşum var onun yardımıyla kuracağım.” Dedi. İşte kültürler iç içe geçerek –amazon örneğindeki gibi- ortak bir renge doğru gidiyor. Benim Nalköyü kitabında yapmaya çalıştığım bir nevi yangından kül kaçırmak. Yani bir zamanlar yaşanmış, yeni nesiller nokta-i nazarından yaşanmakta olmayan bir yaklaşımı ifade etmeye çalıştım. Tabi bir dip dalga olarak da bunlar devam ediyorlar. Bu şehri yönetenlerin, buradaki algıları, bakış açılarını, değerlendirme unsurlarını, buradaki beklentileri görerek ve daha iyi tanıyarak gerçek Sakarya görüntüsüne intibak etmelerinin daha kolay olacağını düşünüyorum. Bizim arkadaşlarımız açısından da bunun bir kolaylık sağlayacağını düşünüyorum. Mesela beraber siyaset yaptığımız arkadaşlarımızın pek çoğu bu Nalköyü kitabını okuduktan sonra “yahu hakikaten sen şöyle bir şey anlatmışsın, bu her gün bizim gözümüzün önünden geçen bir şeydi, ancak biz senin kitabı okuduktan sonra böyle bir şeyin varlığının farkına vardık” gibi yaklaşımlar içinde oldular. Entelektüel faaliyetin biraz da olsa böyle bir katkısı var. Yani herkesin göremediğini görmek ve onu daha derli toplu bir çerçevede göstermeye çalışmak gibi… Yapmaya çalıştığım bu.

Adapazarı Çok Özel Bir Alan

Görevlerim itibariyle çok yer gezme fırsatı buldum, Adapazarı bu coğrafyalar içerisinde dünyanın çok özel alanlarından birisi. Tekrarlamakta beis görmüyorum, bu anekdotu her şehir kendisi için anlatır… İranlılar İsfahan için anlatırlar mesela… İşte yeryüzü yaratıldıktan sonra sıra buranın güzelleştirilmesine, tezyinine gelmiş, bir meleğin eline bir torba verilmiş ve denmiş ki bunun içerisinde bereket denilen, güzellik denilen şeyler var sen bunları alacaksın, birer tutam olacak şekilde dünyanın muhtelif yerlerine yerleştireceksin. Ama bu şehrin üzerine geldiği zaman torba üzerinden kaymış, her şey bu şehrin üzerine dökülmüş. Gerçekten de bu kadar özel bir şehirdir; su kaynakları, yeşil alanları, bereketli ovaları bakımından… Ben insanlarla uğraşan birisiyim, bu farklı kültürel çeşitlilik dolayısıyla beşeri sermaye açısından da bu şehir gerçekten özel bir şehirdir. Önemli olan burada –un, şeker, hatta helvamız var- bu helvayı daha iyi pazarlayacak bir yapıyla birlikte gelecekte daha önem kazanacak bir konumda olacağını düşünüyorum. Kimlik itibariyle de bütüncül bir yaklaşıma doğru gidiyoruz. Bunun da, şehrin bir marka değeri kazanmasından ve bir noktaya taşınmasından şehrin çok kazançlı çıkacağını düşünüyorum.

Üniversitelere İş Düşüyor

Üniversiteler… İki tane üniversitemiz var. Bu potansiyeli daha ileri taşıma noktasında –zaman zaten bu işi yapıyor- yaptıkları veya yapacakları projelerle süreci hızlandırma gibi bir rol üstlenebilirler. İlin ve belediyenin, özellikle kültür-sanat, spor ve turizm faaliyetlerinin bu kültürel kimliği oluşturmada etkin bir tol üstlenebilecekleri kanaatini taşıyorum. Ben şehrim adına Nalköyü kitabımla bir katkıda bulundum. Şöyle bir beklentim var; mesela bir arkadaş çıksa Çerkes kültürüne dair bir kitap yazsa,  bunların şehir kültürü adına önemli kazanımlar olacağını düşünüyorum.

SORU – CEVAP

S:1 Sakarya Valisi Ahmet Hamdi Nayir: Eşrafı açısından Sakarya’yı nasıl değerlendirebiliriz?

Mustafa İsen: Tanpınar’ın saray istiharesi diye bir benzetmesi vardır… Biz bu sosyete kelimesini biraz negatif manada kullanıyoruz. Halbuki sosyete bir sosyal tabakalaşma demektir. Mesela şöyle düşünürsek, “bu şehrin kalbi Adapazarı”… Söğütlü’nün Adapazarı’na bakarak kendini konumlandırması gerekir, Söğütlü’nün bir köyünün de Söğütlü’ye bakarak kendini konumlandırması gerekir. Tam da söylediğiniz manada eşraf dediğiniz yapının bir şehrin çekilip çevrilmesinde fevkalade bir önemi vardır. Ben bu kâdim kültürlerle, özellikle tarihi geçmişi olan şehirlerle hassaten ilgileniyorum. İstanbul büyük bir kalabalık içerisinde adeta kayboldu. Biraz daha karakteristik iki şehrimiz var, devlete başkentlik yapmış Bursa ve Edirne… Bursa biraz göç aldı, o da İstanbul’un maruz kaldığı hususla imtihan oldu denebilir ama Edirne tersi bir durumda. Ben Edirne’nin damadıyım, o sebepten dolayı Edirne’yi daha yakından tanıyorum. Çok üzüldüğüm şeylerden bir tanesi Edirne eşrafını kaybetti mesela.  Bir şehir için ölümcül bir tablodur eşrafını kaybetmiş olmak. Bizim şehrimiz için de üzüldüğüm noktalar var, Adapazarı’nın başlangıçta bir eşrafı vardı… Ben ortaokul yıllarımda, maalesef şuan konağı kalmış olan Cevat Bey’in dört tane atın çektiği simsiyah faytonla gezdiğini ve o gezmeye çıktığında herkesin kenara çekilerek herkesin hayranlıkla onu izlediğini hatırlıyorum. Bu 50’li 60’lı yıllardaki eşrafın şehir üzerindeki etkisinin hâlâ devam etmesi gerekirdi. Şaşılacak şekilde deprem onların mal varlıklarını da yok etti ve büyük ölçüde onlar şehri terk etti. Adapazarı eşraf anlamında talihsiz şehirlerden birisidir. Mesela Adapazarı Belediyesi’nin Adapazarı Tarihi hakkında da çalışmalar yapması gerektiğini düşünüyorum. Şimdi caddeye çıksak ve sorsak bu Orhan Camii’nin adı neden Osman veya Süleyman Camii değil de neden Orhan Camii? Yoldan geçen kaç arkadaş buna makul cevap verebilir? Mesela Süleyman Paşa’yı kaç kişi tanıyor bu şehirde? Halbuki bu toprakları bize emanet eden kişi. Konuralp’i kaç kişi tanıyor bu şehirde? Bu coğrafyayı bize emanet eden kişidir. İstanbul’daki meşhur Karaca Ahmet Pamukova’nın bir köyünde yatıyor, kaç kişi biliyor bunu? İşte bunlar şehrin kimliğine pozitif katkıda bulunacak unsurlar. Bu şehrin Orhan Gazi zamanında fethedildiğini bilirsek, bunu bir lise öğrencisi bilirse, emin olun şu Orhan Camii’nin önünden geçerken hem Orhan Gazi’ye olan minnet borcuyla, hem de 500 yıldır bu coğrafyanın sahibiyim gibi bir özgüvenle yürüyecek. Bunun şehirde küçük bir istisnası var, ben sahibini bulamadım. Akyazı’da caminin adı Süleyman Paşa, okulun adı Konuralp Camii, kız meslek lisesinin adı Nilüfer Hatun Kız Meslek Lisesi… Çok himmet sahibi ve bölgenin tarihini bilen bir adam bu isimleri vermiş. Akyazı’da yaşayanlar bunların arka planını bilmiyor ama bir kişinin yaptığı bir şey bu. Ben yerel yönetimlerin artık altyapı çalışmalarını büyük oranda tamamladıklarını, şimdi üstyapı çalışmalarıyla uğraşmaları gerektiğini düşünüyorum. İşte bu üstyapıyı biz kültür, sanat, spor ve turizmle kuracağız. Bunlarla birlikte şehir kimliğinin oluşmasına hız kazandıracağız diye düşünüyorum.

 S:2 Katılımcı: Ben de bir manav köyünde oturuyorum. Bir şeyi merak ediyorum,  çocukluğum ve gençliğim bu köyde geçti, sonra bir çalışma hayatım oldu, sonra tekrar manav köyüne döndüm. Amazon’un birleşmesinden bahsettiğiniz ve bizim 20. Kilometrede olduğumuzu söylediniz, 23. Kilometrede manav kültürü bu birleşmeden mutlu olacak mı?

Mustafa İsen: Mutlu olmak, olmamak meselesi biraz daha farklı konuşulması gereken konudur. Burada asıl üzerinde durmamız gereken husus şu; nesillerin en önemli vazifelerinden biri kültür taşıyıcısı olmalarıdır… Siz sahip olduğunuz geleneksel kültürü ne kadar çağdaş ihtiyaçlarla doğru orantılı biçimde özümser ve gelecek kültürlere aktarabilirseniz görevinizi yapmış sayılırsınız. Bunu yapamamışsanız kaos denilen bir şey çıkar ortaya. Yabancı kültürlerin istilasına uğrar başka bir kültürün esiri olursunuz.

Yorum / Necati Mert: Merhaba. Bu anlattığınız şekilde dönüştürücü mü olacak yoksa yok mu olacak, burada doz dediğiniz şey çok önemli. Ama o dozu kimin kontrol edeceği belli değil. Burada yerli kâdim bir manav kültürü var, bu kültür 15-20 yıl öncesine kadar baş kültürdü. Fakat Karadeniz’den gelenler ve siyasi olarak baskın olan gruplar bu manav kültürünü adeta yok etmeye niyetlendiler. Manav kültürünün diğer kültürlerle birlikte dönüşerek gelmesi güzel bir şey, ancak böyle bir dönüşüm yaşanmıyor. Yok edici bir tehlike taşıyor gibi geliyor bana. Mesela Yerel Kültür Derneği’nin yerel kültürün kaynağında bulunması bana doğru gelmiyor. (burada yerel kültür derneğinin zaten yerliler olarak bir oluşuma, korumaya ihtiyacı yok denmek isteniyor) Tabi manavlarda böyle bir derneği, bu anlatmaya çalıştığım, tacizden dolayı, veyahut çokluk karşısında kendini kurtarma cephesi olarak görüyor. Aslında evin sahibisiniz, tapuyu asmanıza gerek yok ancak başka biri burayı sahiplenmek, yer açmak istiyorsa burası bana aittir deyip tapusunu gösteriyor. Misafir kültürlerin buraya dönüştürücü şekilde gelmesini doğru buluyorum.

Bir de şu var, konuşmanızın başlığı: Adapazarı Şehir Kimliği Üzerine Düşünceler… Ama siz konuşmanızda Amazon hikâyesinden yola çıkarak Sakarya’ya bağladınız ve bir kimlik oluşumundan bahsettiniz. İnanmak istiyorum ama bu bana inandırıcı gelmiyor. Evet Adapazarı bir şehir ama Sakarya diye bir şehir yok. Ama Sakarya Büyükşehir Belediyesi var, Sakarya Nehri var, yani Sakarya bir şehrin değil bir yönetimin adı, ilin adıdır. Burada mesele yok. Ama bu şehrin adının Adapazarı’ndan Sakarya’ya dönüşeceğini aklım hiç kesmiyor. Adapazarlılar diye bir grup var Facebook’ta. 5 Binin üzerinde üyeleri var ve çok güzel şeyler yapıyorlar. Adeta belediyemizi kıskandıracak şekilde çalışmaları var. Sakarya’nın ortaya çıkışı 1954 vilayet oluşuyla birliktedir. Fakat asıl problem depremden sonra oldu. Büyükşehir yasasıyla problem oluştu. Şöyle ki; biz Sakarya adından daha önce hiç rahatsız olmuyorduk. Ama şuanda rahatsız olan bir kesim var. Şehir deyince Adapazarı geliyor akla, Sakarya gelmiyor. Örnek verdiniz Bursa ve Konya kültüründen, bizimki de öyle olabilir mi? Olmaz. Çünkü orada Bursa ve Konya adı silinmedi. Fakat burada Adapazarı ismi silinmek isteniyor, Sakarya ön plana çıkarılıyor. Hikâyesi olan yerlerin şehirlerin bahsedilir. Burada hikâye bol. Mesela sizin kitapta anlattığınız noktalardan biri, iki köy arasında bile çok büyük fark var, öyle köyler ki bunlar, birinin verandasında Ramazan’da çay içiliyor, diğerinin yaz-kış başı açık insan göremiyorsunuz. Bütün bunlardan yığınlarla hikaye çıkar. Araştırılması gerekir. Orhan Camii’nin pencereleri armudidir. Buranın bir folklor derneği vardı, onların da logosunda bu armudi desenleri görürüz. Tıpkı sizin Geyve’nin köylerinde kurduğunuz ilişki gibi bu armudi simge üzerinden de ilişki kurulabilir. Neden kurulmuyor? Zannederim burada her grup, her millet başka bir milletle ters düşmemek, zemini sağlam tutmak niyetiyle bunu yapıyorlar.

Mustafa İsen: Ben iyimser bakıyorum meseleye. Havuza dökülen bu suların ortak bir karakter oluşturacağı kanaatindeyim. Tabii Adapazarı bu işin kalbidir ama Tanpınar’ın bu Saray İstiharesi örneğinde verdiğim gibi bu yapılanmanın yukarıdan aşağıya devam edeceği kanaatindeyim. Manav kültürünün öldüğü kanaatini de taşımıyorum. Ben bir şeye dikkat ettim, 2015-2019 yılları arasında 10 civarı şehidi var bu şehrin. Hiç kimsenin dikkatini çekti mi bilmiyorum ama tamamı Karadenizli… Oysa Geyve’den şehit düşen üsteğmen bile Karadenizli… Kaynarca’dan 3 tane şehidimiz var, onlar da Karadenizli… Halbuki buralar manav bölgeleri malum… Buradan şunu söylemek istiyorum, bunlardan herhangi birinin diğerine göre daha fazla devleti sevdiğini veya sevmediğini kimse söyleyemez. Ama manavlar polis veya profesyonel asker olmuyor, diğerleri olabiliyor ve bu anlamda avantajlı olan grup diğer anlamda dezavantajlı olmuyor. Burada bir denge var ve bu denge üzerinden yürüyor bir takım şeyler. Ben şehirde birinin diğerini mağdur ettiği kanaatini taşımıyorum. Bunun daha olumlu sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Sıkıntılarımız var elbet, bunları daha özel bir alanda masaya yatırıp konuşmak gerekiyor. Mesela hâlâ göç alıyor bu şehir… Bugünkü konumunu muhafaza etmeli, daha fazla göçle mevcut yapıyı örseleyecek yeni yaklaşımlara şehri yönetenlerin sebebiyet vermemesi lazım.

S3: Prof. Dr. Sima Nart (Saü İşletme Fakültesi) Sakaryalıyım ve Abhaz kökenliyim. Kendimi bir Sakarya sevdalısı olarak tanımlayabilirim. Turizm pazarlaması perspektifi alanında çalışmalarım var. Size şunu sormak istiyorum, iki üniversitemiz, yüz bini aşan öğrenci sayımız var, bu dönüşüm süreciyle artık bir üniversite kendi imajına da bürünüyoruz. Hatta yabancı öğrenci sayısı da giderek artıyor. Uluslararası mecrada Sakarya, öğrenci kanalıyla da tanınan bir üniversite ve şehir olmaya başladı. Sakaryalı olmayan öğrencilere yönelik bir çalışma yapmıştık biz… Halka ve esnafa yönelik imaj algılarıyla ilgili… Şöyle bir soru sorduk, “Sakarya deyince aklınıza ilk ne geliyor?” diye verilen cevaplar sırasıyla, Üniversite, Sapanca, Hafız ve Islama Köfte… Daha önce dediğiniz gibi muhacirler mutfak kültürüne damgasını vurmuş durumda. Bu kapsamda, bir de akademisyen olmanız vesilesiyle Üniversitenin kente dönüşümü ve yansıması istenilen bir seviyede mi? Buna dair görüşlerinizi almak isterim.

Mustafa İsen: Bunu bir akademisyen olarak söyleyeceğim. Belki akademisyen olmayanlar nazik cümlelerle ifade edebilir bunu ama ben çok nazik ifade edemeyeceğim. Burası sosyal hareketlilik ve sosyal bilim açısından eşsiz bir laboratuvar… Ben kendi alanımla itibariyle söylüyorum, mesela Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün tezler listesine girsem burada Kırgızcanın, Kazakçanın eklerine dair bir sürü tez bulurum. Ben aynı zamanda Türk Dünyasının ak sakalıyım, bunun ne manaya geldiğini herkes bilmeyebilir. Türk konseyinde ak sakallılar diye bir meclis var ve o meclisin Türkiye temsilcisiyim ve Türk dünyasına sevdalı birisiyim. Buradan yanlış anlaşılacak bir şey çıkmasın. Ama elimizin altından kayıp gidiyor, söylediğim gibi 19.-20.  Kilometredeyiz. 20-25 sene sonra bu işlerden bahsedemeyeceğiz. Akıp giden hadisenin üniversite maalesef çok farkında değil. Daha reel bir şey söyleyeyim, hâlâ yönetici mi bilmiyorum, ben Mimarlık Fakültesi Dekanına telefon ettim. Dedim ki; “Hocam, kırsal kesimde çok canlı olarak bu yerleşim ve mimari kimlik yaşıyor, ben de size yardımcı olayım.” Benim sosyolojik olarak yaptığım şeyi onların mimari alanında yapmasını tavsiye ettim. Bir muhacir veya çerkes köyünün yerleşmesi nasıl oluyor? Bunları somut verilere, şablonlara dönüştürün… Dedi ki, “Hocam çok iyi olur ama biz yeni bir fakülteyiz, yüksek lisans öğrencimiz yok…” Bu topu taca atmaktan başka bir şey değil. Mesela siz işletmeci olarak çıksanız Sakarya’yı oluşturan bu göçmen unsurların Sakarya bileşimine iktisadî katkıları ne olmuştur? Boşnakların gastronomiye katkısı ne oldu? Mesela Sakarya ekonomisinde hangi gruplar daha etkin? Siyasette Karadenizliler dedik… Ekonomide hangi grup? Entelektüel çevrede hangi gruplar daha etkin? Bunlar bir akademisyen için cazip konular ve şehre katkı sağlayacak konular… Ben müsteşarlığım sırasında Sakarya için bir imaj çalıştırması yaptırdım… 10 sene önce Sakaryalı olmayanlara Adapazarı veya Sakarya’yı sorduğunuz zaman onların kafasında oluşan imaj İstanbul-Ankara arası bir geçiş noktası olması… İki deprem. Belki deprem biraz daha unutulmuş olabilir ama şehrin depremi hiçbir türlü unutmaması gerekiyor, o ayrı mesele… Mesela ben bir sürü arkadaşımı Sapanca’nın o güzel vadilerine davet etmişimdir, yemeğe götürmüşümdür. Herkesi tepkisi şu, “Ya biz Sapanca’yı bilmiyorduk, sadece geçiyorduk!”… Bakın bu yeni Orman Bölge Müdürü’ne hassaten rica ettim Sayın Valim, sizden de istirham ediyorum, bu şehrin %43’ü ormanlarla kaplı… Büyükşehir Belediyesi billboardlara çıkmış bazı özellikleri görünür kılarak “sadece senin şehrinde” diye… Bu çok doğru. Ben 2008 yılında bir çalışma başlatmıştım Marka Kent Sakarya diye, çok başarılı olamadık. Şunu gördüm, bu şehrin öncelikle Sakarya’yı tanıması lazım. Yani Sakaryalıların Sakarya’yı tanıması lazım.  Ben Acarlar Longozu’ndan ilk defa bir toplantıda bahsettiğim zaman Sn. Vali, Belediye Başkanı birbirine baktı “Longoz nerede, nasıl bir şey bu?” diye birbirlerine sorular sordular. Şimdi bugün çok şükür Sakarya longozu biliyor. Longoz gibi birçok tanınması gereken unsur var. Hâlâ longoz üzerine bile yapılacak çok şey var. Bence üniversitenin simülatör görevi olarak şehri tanıması ve yöneticileri yönlendirmesi lazım. Üniversitenin bu anlamda görevini yaptığı kanaatinde değilim. Çok iş düştüğü kanaatindeyim. Bunu bir akademisyen olarak söylüyorum.

Teşekkürler.

Son Yazılar